PAYLAŞ
34. İstanbul Film Festivali film önerileri
34. İstanbul Film Festivali film önerileri
34. i film önerileri

Her yıl olduğu gibi bu yıl da festival zamanı daha geldi, çattı ve elimizde çizelge yine heyecanla hangi filme gitsek diye düşüncelerdeyiz. Bu yıl 34. sü düzenlenen İstanbul Film Festivalinde programdan anlaşılacağı üzere 200’den fazla film mevcut ve herkese hitap eden ve de yeni eklenen bölümleriyle göz dolduruyor.

Bunların yanı sıra bu sene salon sayılarının artırıldığını ve üniversite öğrencileri için Paso Film kartı gibi yeniliklerin getirdiğini görüyoruz ki öğrenciler için geç kalınsa da iyi olmuş. Yalnız bu durum -Lale Kart sahiplerinin öncelikli bilet hakkı olmasını da dikkate alırsak- salonlar ne kadar artırılsa da maalesef önceki senelerde yaşanan bilet sıkıntısını rahatlatacağa benzemiyor. Olsun, yine de gişede beklemek, programda kaybolup çakıştırmamak için insanüstü çaba göstermek, sonrasında yaşanan koşturmaca ve üstüste film izleme konusunda yarışmak (benim rekorum dörttü ki karıştırmamak için deftere not aldığımı bilirimJ) ayrı bir keyif! Unutmadan belirteyim, biletler 28 Mart Cumartesi günü saat 10.30’dan itibaren Biletix satış kanallarından (0216 556 98 00; biletix.com ve satış noktaları) ve saat 10.30-19.00 arasında, hizmet bedeli eklenmeden Atlas ve Kadıköy Rexx larında satışa sunuluyor.

Bu kısa bilgiyi verdikten sonra gelelim nacizane önerilerime:

Citizenfour

Bildiğiniz gibi Amerikalı bilgisayar uzmanı, eski CIA ve Ulusal Güvenlik Dairesi çalışanı Edward Snowden, gizli Amerikan Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA) belgelerini medyaya ifşa ederek birçok ticari ve uluslararası ortağı ortaya çıkaran sızıntıları başlatmıştı. Film de bundan yola çıkarak, belgesel niteliğinde Snowden’in gazeteci Laura Poitras ve Glenn Greenwald, “Citizenfour” takma adını kullanarak Hong Kong’da buluşmasını, NSA’nın özel hayatın gizliliğini hukuk dışı yollarla ihlal ettiğini kanıtlayan gizli belgeleri kameralar önünde gazetecilere teslim etmesini ve Hong Kong’daki otel odasında geçirdiği gergin günlerini anlatmasını konu alıyor. Poitras ve Greenwald, Snowden’ın tarihi kararıyla hayatını sonsuza dek değiştirecek bu fedakârca eylemini gözlemliyor.

Calighari’den Hitler’e (From Caligari To Hitler: German Cinema in The Age of The Masses)

Geçen yılki festivalde ilk belgeseliyle yer alan yönetmen Rüdiger Suchsland, bu ikinci filminde Siegfried Kraucauer’in aynı adlı meşhur kitabından yola çıkarak tekrar Weimar dönemi Alman sinemasını mercek altına alıyor. Alman sineması üzerinden Alman tarihi ve sosyolojik gelişimini merak edenler için ilgi çekici bir film.

Gerçeklik (Reality)

Fransız yönetmen Quentin Dupieux’un gerçeküstü komedisi olan bu filmde, kendi halinde bir kameraman olan Jason yöneteceği ilk korku filmi için yapımcı arayışı ve bulduğu yapımcı Bob Marshal’la karşılaşarak onun ilginç şartı üzerine düştüğü kâbusla uğraşını ve yaşadıklarını görüyoruz. Yönetmenin deyişiyle bu film temiz, zekice kurgulanmış ve karmaşık.

Kara Ruhlar (Black Souls)

Gioacchino Criaco’nun romanından uyarlanan film, mafyaya dair bir eleştiri ve onun kutsallaştırdığı kavramlara şüpheyle yaklaşan bir film. Film, baş kahramanımız hayatını çiftçilikle geçindiren Luciano’nun en büyük korkusu üzerine odaklanıyor. Luciano, genç oğlunun amcaları gibi mafyaya bulaşmasından endişelenmekte ancak tıpkı bizde olduğu gibi geçmişten gelen bir kan davası sebebiyle ailesini şiddetten uzaklaştırmakta giderek zorlanmaktadır. Venedik’te Altın Aslan için yarışan ve festivalden ödülle ayrılan Kara Ruhlar bu anlamda seyre değer.

Yüzündeki Sır (Phoenix)

Alman sinemasının son yıllardaki en başarılı yönetmen Christian Petzold’un son filmi Phoenix’te,  toplama kampından kurtulmayı başarmış ama işkenceden yüzü tanınmayacak hale gelmiş bir şarkıcı olan Nelly’nin geçirdiği estetik ameliyat sonrası kendisini tanıyamayan kocası Johnny ile olan ilişkileri konu alınıyor. Başrol oyuncuları yönetmenin vazgeçilmezi Nina Hoss ile Ronald Zehrfeld olan film festivalin önemli seçkilerinden biri olarak yer alıyor.

Gizli Kusur (Inherent Vice)

Benim gibi hem Paul Thomas Anderson hem Joaquin Phoenix hayranıysanız yönetmenin merakla beklenilen bu filmi mutlaka ilginizi çekecektir. Film, özel dedektif Larry “Doc” Sportello’nun (Joaquin Phoenix) eski kız arkadaşının emlak zengini yeni sevgilisi hakkında bir komplodan haberdar olmasıyla birlikte kendini karmaşık bir işin içinde bulmasını konu alıyor. The Master ile hayranlık uyandıran Anderson’ın bu yeni filmi çok daha farklı bir anlayışa sahip olup, Thomas Pynchon’ın aynı adlı romanından uyarlanmış. O anlamda dikkatli olmanızı tavsiye ederim.

Taksi (Taxi)

İran’lı rejim karşıtı yönetmen Cafer Panahi’yle tanışmam Bu Bir Film Değil (This Is Not A Movie) ile olmuştu. Filmin en dikkat çekici yanı gizli olarak bir kekin içinde Fransa’ya gönderilip montajlanmasıydı ki trajikomedide sınırlar zorlanmıştı. Bunun yanında film sistem karşıtlığını şiddet olmadan sunması sebebiyle ilgi çekiciydi. Bu sefer, Berlin’de Altın Ayı Ödülü kazanan son filmi Taksi’de de yönetmen taksici kimliğiyle farklı yolcularla söyleşerek İran toplumunu sorguluyor ve yine sinema yapmasına engel olmaya çabalayan ülkesiyle hesaplaşıyor. Bunları yaparken toplumun içinden biri rolüne girerek esas sorgulamayı izleyicinin kendisine bırakıyor.

Meleğin Yüzü (The Face of An Angel)

Başrollerini Cara Delevingne, Daniel Brühl ve Kate Beckinsale’in üstlendiği, Britanyalı yönetmen Michael Winterbottom’ın yeni filmi Meleğin Yüzü, “Amanda Knox Davası”ndan etkilenerek yapılan bir psikolojik gerilim. Film, 2007’de İtalya’da vahşice öldürülen Meredith Kerchner’in ev arkadaşı olan Amanda Knox’un hikâyesini anlatan filmde olayı araştırmak için İtalya’ya giden bir gazeteci ve belgesel yönetmeninin gözünden cinayete ve sonuçları konu ediyor. Winterbottom’un, gerilimi had safhada tutarak ürkütücü bir cinayet hikâyesini çözmeye odaklanması filmi seyre değer kılan özelliklerden.

 ‘71

Kuzey İrlanda sorunun devam ettiği 1971 yılında Belfast’ta bir ayaklanma çıkar ve ayaklanmayı bastırmak üzere bölgeye askeri bir birlik gönderilir. Bu birliğin içinde yer alan Gary Hook adlı genç ve deneyimsiz İngiliz asker, birliğinin erkenden birliğinden ayrı düşer. Ölümün kol gezdiği sokaklarda bir başına kalan ve aklı karışan Gary, hem IRA hem de İngiliz kuvvetlerinin hedefi haline gelirken, yalnız hissettiği topraklarda hayatta kalmaya çalışacaktır. Benim gibi İrlanda siyasi tarihine meraklılardansanız bu filmi kaçırmamanızı tavsiye ederim. Ayrıca son yılların yükselişteki İngiliz yıldızı Jack O’Connell da filmin bir diğer artılarından.

Ah! Ne Tatlı Savaş (Oh! What A Lovely War)

Birinci Dünya Savaşı sırasında geçen Ah! Ne Tatlı Savaş, Smith ailesinden cepheye giden bir grup gencin hikâyesini anlatan müzikal bir film. Büyük Savaş’la ilgili tarihe geçmiş pek çok anın yeniden canlandırıldığı sahneler ve göz alıcı müzikal numaralarla hızla akıp giden 2,5 saat boyunca, birbirinden ünlü oyuncular da irili ufaklı rollerde peş peşe karşımıza çıkıyor. Geçtiğimiz yıl hayata veda eden Richard Attenborough’nun bu ilk yönetmenlik denemesi, çekildiği dönemin ruh halinden açıkça etkilenmiş, görkemli bir savaş karşıtı film.

Ulusal Müze (National Gallery)

Usta belgeselci Frederick Wiseman’in yeni belgeseli, Londra’nın ve dünyanın meşhur müzelerinden biri National Gallery üzerine odaklanmakta. Müzenin koleksiyonundan yola çıkan yönetmen, müzeyi gezen ziyaretçilerin ve akademisyenlerin, küratörlerin, eğitimcilerin tablolarla kurduğu ilişkiye eğiliyor. Müzenin farklı odalarındaki birbirinden ünlü ve önemli tablolar aracılığıyla, resim ve hikâye anlatma ları arasındaki ilişkiyi ele alıyor. Eğer müzelere ilginiz varsa seyredilmeye değer bir belgesel.

Victoria

Berlin’e yeni taşınmış genç bir kadın olan Victoria’nın arkadaş edinme ve hayatında heyecan arama isteğiyle bir banka soygununa varacak olaylar zincirine karışmasını konu alan filmde, Berlin’in arka sokaklarına ve Victoria’nın karanlık taraflarına odaklanılıyor. Film, dram, mizah, romantizm ve suç unsurunu birarada barındırması sebebiyle dikkate değer bir film olarak karşımıza çıkmakta.

45 Years

Bol ödüllü Weekend / Haftasonu ile dikkatleri çeken yönetmen Andrew Haigh, bu filminde evliliklerinin 45. yılını kutlamak üzere olan bir çifte, Kate ve Geoff’a odaklanıyor. Çiftimiz kendi hallerinde mutluyken ve hayat böyle sonlanacak derken İsviçre’den gelen beklenmedik bir haber ilişkilerini bir anda sarsıyor. Geçmişin can sıkıcı muhasebesi üzerinden evliliğin karanlık taraflarının anlatıldığı film ilişkilerin analizi açısından izlenmeye değer.

Fanusta Yaşayanlar (Life in a Fishbowl)

İzlanda’da büyük bir gişe rekoru kıran ve Oscar adayı olan Fanusta Yaşayanlar, yönetmen ve senarist Baldvin Zophoníasson’un üç karakterin hayatı üzerinden ülkenin 2008’de yaşadığı ekonomik krize odaklanmasını içeriyor. Detaylı karakter incelemeleriyle bu üç karakterin hayatlarını birbirine kesiştiren film, özellikle müzikleri ile dikkat çekmekte.

Bir Cevap Yazın