PAYLAŞ
SAN ANDREAS FAYI
SAN ANDREAS FAYI SAN ANDREAS FAYI
SAN ANDREAS FAYI

Filiz DOĞAN

Bu hafta yolumuz bir aksiyon i olan San Andreas Fayı‘nın ön gösterimine düştü. Biz de kendimizce derleyelim dedik.

Hollywood’un felaketler üzerine yaptığı filmlerin her zaman devasa bütçeli ve müthiş görsel efektlerle dolu olduğu ve senaryo konusunda tipik Amerikan anlayışından öteye gitmediği bir gerçektir. Son yıllarda bunu biraz olsun aşmaya çalıştığına inanılsa da –ki bunu ilk kez Independence Day’de gördük- çok da başarılı olduğunu söyleyemeceğim. Düşünün bir kere, dünyada yaşanabilecek hemen her türlü felaketin (sel, deprem, kasırga, dünyalar arası savaşlar, uzaylılar) ana öznesi hep ABD ve yine her zaman çözümü ABD buluyor. Ayrıca ister aile ister yalnız olsun kahramanlar hep Amerikalı. Kısaca ABD herşeyi, her şekilde ve kendi kahramanlarıyla çözer. İşte bu nedenle San Andreas Fayı da tam böyle klişelerle dolu bir film olarak karşımıza çıkıyor. Hem de ne klişeler!

Yönetmenliğini Brad Peyton’un yaptığı filmin başrol oyuncuları , Dwayne Johnson, Carla Gugino ve Alexandra Daddario olarak yer alıyor. Film, her eve lazım çilingir karakter arama kurtarma pilotu Ray’ın (Dwayne Johnson) bir uçurumun ortasına düşen ve hiçbir şekilde kurtulamayacak bir araçtan kurtardığı kız sahnesiyle açılarak ne kadar şahane bir adam olduğu klişesini gözümüze sokuyor. Ancak elbette bu kahramanımızın yaşamı dört dörtlük değil. Boşanma arifesinde ve çok sevdiği kızı Blake (Alexandra Daddario) üniversiteye başlıyor ve karısı Emma’yı (Carla Gugino) da Daniel Riddick (Forever dizisinden tanıdığımız Ioan Gruffudd) adlı bir milyonere kaptırmış.

SAN ANDREAS FAYI
SAN ANDREAS FAYI

Tam bu arada film başka bir yere bağlanıyor ve kendimizi California Teknoloji Enstitüsü (Caltech) Deprem Araştırmaları bölümünde San Andreas Fayı üzerinde beklenen deprem ile ilgili bir sunumda buluyoruz. Urada bir parantez açalım. San Andreas Fayı, bizim Kuzey Anadolu Fay Hattı’na çok benzeyen bir fay hattı. Öylesine ki şiddetlerinin, deprem büyüklüklerinin ve zaman aralıklarının uyum göstermesi sebebiyle 1999 depremi sonrası birçok Amerikalı uzman buraya gelip inceleme yapmıştı. Neyse bu fay hattının da bu zamanlarda bir hareket göstermesi bekleniyor. Bu anlamda film zamanlama açısından uygun düşmüş ve bence bazı şeyleri hatırlamamız için izlenmeli. Neyse filmin konusuna dönecek olursak, sunum sonrası depremi önceden tahmin edebilecek bir mekanizma bulduklarını farkeden uzmanlarımız mutlu mesut bunu inceleyecekleri Hoover Barajı’na doğru yol alıyor. Tam da bu sırada San Andreas Fayı’ndaki ilk kırılma yaşanıyor ve felaket zincirinin ilk halkası gerçekleşiyor. Sonraki sahnede tekrar Ray ve ailesine dönüyoruz. Ray işinin gereği olarak Los Angeles’dan baraja doğru yol alıp kızı Blake’i San Francisco’daki okuluna uğurlayamayacağından dolayı üzgün. Üstüne kızını okula götürecek olanın karısının yeni aşkı Daniel (Ioan Gruffudd) olmasına da içerliyor. Neyse bu ahval ve şeriat içinde Blake ve Daniel’ın işyerinin de bulunduğu San Francisco’ya doğru yol alıyor. Daniel’in zenginliği farkedilmeyecek gibi değil ama iğreti durmuş sanki. Neyse efendim, kızımız Blake, Daniel’in işyerinde beklerken tam bir klişeyle bir günde sevgili olacağı İngiliz Ben (Hugo Johnstone-Burt ) ve fırlama kardeşi Ollie (Art Parkinson) tanışıyor. Sonrasında depremler zincirinin devamı geliyor ve film Daniel’in Blake’i zor bir durumda yalnız bırakıp bencil adama bürünmesi ve Ben’in henüz beş dakika tanıdığı Blake’i kurtarma derdine düşmesiyle klişeye bağlıyor. Sonrasında zaten 9 şiddetindeki bir depremle Kaliforniya sallanıyor. Esas kızımız elbette hiçbir yara almadan kurtuluyor ve hemen bir şekilde (artık nasıl bir başarıysa) her eve lazım babası Ray’i kendisini kurtarması için arıyor. Bu arada Ray abimiz, bir şekilde eski karısı Emma’yı bulunduğu yıkılmış binadan kurtarmış, Emma’da o kadar şeye rağmen kırık çıkık yok ve helikopterde kızlarının aramasını bekliyorlar. Burada da klişenin ayarının feci bozulduğu görülmekte!

SAN ANDREAS FAYI
SAN ANDREAS FAYI

Bundan sonraki sahnede Ray abimiz ne olursa olsun kızımı kurtarmalıyım mantığında Los Angeles’tan San Fransisco’ya, atlaya zıplaya uça kaça gidiyor. Arada geçen depremleri, felaketleri, bu felaketlere rağmen bir tane dahi insan ölüsü göremeyişimizi, her sıkıntıda Blake, Ben ve Ollie tayfasının bir şekilde kurtuluşunu ve de her eve lazım Ray’in atlamalı zıplamalı, her şeyi yaparım abi tarızını saymıyorum bile. Bunun yanında “Biz Amerikayız, bizim de başımıza büyük felaket gelebilir. Ama biz teknolojimizle ve tek başımıza herşeyin üstesinden gelebiliriz” anlayşı yer yer sıkıyor. Filmin sonu gerçekten klişeyle bitiyor ve ne kadar görsel anlamda dünyanın parası dökülüp başarılı olunsa da oyunculukların son derece yetersiz oluşu herşeyin efekte mefekt olmadığı gerçeğini yüzümüze vuruyor.

Bu filmi seyrederken aklıma hep Cafer Penahi’nin Taksi filmi geldi. Penahi sadece küçücük bir kamera kullanmış ve o kadar imkansızlığa rağmen bu kamerayla vermek istediği mesajı o kadar iyi vermişti ki! Hollywood’un bunca imkanı ve parası varken bu konuda böylesi başarısız olması ister istemez sorgulatmadı değil. Yine de üç boyutlu olarak ve daha önce de dediğim gibi deprem gerçeğini unutmamak adına izlenebilir bir film.

Bir Cevap Yazın